Arapça bahur sözcüğünden gelen buhur, yakıldığı zaman güzel koku veya kokulu duman çıkarıcı bitki, kök, tohum gibi maddelere verilen isimdir; Türkçesi tütsü dür. Buhurdan, içinde tütsü yakılan ve genellikle madenden ya da pişmiş yapraktan özel kaba denir; Türkçesi tütsülük�tür. Buhurdan Eski Mısır�da Ortadoğu nun bütün eski kültürlerinde, Uzakdoğu da, Hıristiyanlıkta ve İslam ülkelerinde kullanılmıştır. Ancak buhurdanın tarihi, buhur yakma geleneği kadar eski değildir. Buhurun, yakılan kurbanların manevi temizliği için onlarla birlikte ateşe atılması biçiminde başlayan ilk kullanım tarzı, önceleri özel bir kap yapılmasını gerektirmemiştir.
Tür buhurdanı kabul edilebilecek ilk örnekler hayvan biçiminde olup 8. yüzyıl Horasan atölyeleri ürünüdür. Bu durum, Türklerin buhurdan geleneğini Çinlilerden aldıklarının kanıtı olarak gösterilir. En güzel örneklerine 11 ve 12. yüzyıllarda Büyük Selçuklu döneminde rastlanan hayvan biçimli buhurdanlar, çoklukla tunç ve pirinçten(1) yapılmış, içi boş, ayakta duran yırtıcı hayvan ve kuş heykelleri şeklindedir. Genellikle göğüsleri hizasında menteşeli bir kapak özellikle ağız ve burunlarında ve vücutlarının çeşitli yerlerinde, bir süsleme düzeni içinde açılmış delikler bulunur. Bu dönemde üç ayağın taşıdığı silindir gövdeli, kubbe kapaklı, kabartma, kalemişi veya ajur (delikişi) tekniğiyle süslenmiş buhurdanlar da kullanılmıştır.
Osmanlı buhurdanları daha çok bir tabla üstüne oturtulmuş tek ayaklı kadeh biçiminde yapılmıştır. Üzerlerinde, gövdeye menteşeyle bağlı ve üstüne duman çıkması için delikler ve çeşitli desenler oyulu kapaklar bulunur. Kapaklar yarım küre, yarım yumurta veya sivri miğfer biçimindedir. Kapağın üstünde süslü bir �kulp� (tutamak) yer alır. Kimi kapakların üstüne, gerektiğinde kapağı sıcakken de kaldırabilmek için küçük ve bezemeli alemler konmuştur. Kandil gibi asılan buhurdan türleri de vardır.
Osmanlı buhurdanları pirinç, bakır, gümüş ve altından yapılmıştır. Gümüş buhurdanlar savat ve mıhlama gibi tekniklerle işlendiği gibi, bakır ve pirinç buhurdanların tombaklanmış (cıvayla yaldızlanmış) türleri, dahası değerli taşlarla süslenmişleri de vardır. Tombak buhurdanlar genellikle İstanbul ürünüdür. Eski Şam ve Yemen buhurdanları daha çok gümüş savatlarla işlenmiştir. Araplarınki kandil biçiminde olur ve zincirle asılırdı. Çin ve Saksonya kökenli çini buhurdanlar da kullanılmıştır.
Gülabdan, gülsuyu kabı anlamında, içine gülsuyu konulan ve üst kısmındaki ince ağızdan gülsuyu serpmekte kullanılan özel bir kaptır. Genellikle pedestal kaide üzerinde yükselen gövdesi soğan formunda ve boynu dar uzun olur; bu boynun ucundaki delikli emzik, gülsuyunun istenen ölçüde dökülmesini sağlar. Gümüş, altın, tombak, çini ve camdan yapılmış örnekleri görülmüştür; boyları 20-25 cm dolayındadır. Gülabdanların akıtma ağzı, çoklukla boynun ucuna vidalanarak bağlanır. Gülabdanlar, mevlit törenlerinde günümüzde de kullanılmaktadır.
İnbikten geçirme usulüyle yapılan gülyağı üretiminin başlangıç safhasında, taze gül yapraklarının kokusunu suya geçirerek hazırlanan gül kokulu suya gülsuyu (gülab) denir. Gülsuyu, kolonya gibi kullanımı dışında, su muhallebisi, güllaç ve aşure gibi tatlıların üzerine dökülerek onlara özel bir tat ve koku kazandırmakta ve göz ilacı olarak kimi losyon ve merhemlerin hazırlanmasında da kullanılmaktadır.
Güzel koku kullanımı binlerce yıl öncesine dayanan çok eski bir gelenektir. Çeşitli dönemlerde ortaya çıkan küçük ve değerli koku kapları değişik biçimlerde yapılmış olup koku şişelerinin genellikle ince uzun boyunlu ve dar ağızlı olduğu görülmektedir. Kokular kimi zaman dinsel, kimileyin de cezbedici bir özellik taşımaktadır.